Murat Alat - Akışkan Hayaller

Su, bulunduğu kabın şeklini alır. Bunu herkes bilir. Peki kap neyin şeklini alır? Akla gelen ilk cevap, yaratıcısının arzu ettiği şekli aldığı. Bir yaratıcının aşikar olduğu durumlarda bu çıkarıma varmak kolay; ama ya yaratıcının varlığı şüpheli ise? Mesela, evrenin şeklini ona kim vermiştir? Şayet bir yaratıcıya inanmıyorsanız bu sorunun cevabı çetrefillidir; fakat su ve kap üzerine biraz düşünmek farklı bir düşünce patikası açabilir. Öyle ki kabın şeklinde suyun da payı vardır. Esasen kabın şekli, kabın hammaddesi, kullanım amacı, yaratıcısının zihnindeki form ve su arasındaki dolanık ilişkinin, müzakerenin ürünüdür; tıpkı evrenin şeklinin içindeki şeylerin, güçlerin münasebetinde belirmesi gibi.

İnsan da tıpkı su gibi bulunduğu kabın şeklini alır. Pek tabii bu kabın şekli bitmek bilmez müzakereler sonucunda belirir. Her ne kadar insanın kendi şeklinin belirlendiği müzakere masasında bir yeri olsa da en çok iktidarın sesi çıkar bu süreçte. Peki insanın kabı nedir? “İnsanın kabı” denince akla ilk olarak beden gelir ama beden nihayetinde bir mekândır. O zaman, insanın kabı mekândır, demek çok da yanlış olmasa gerek. Mekân ise, biz her ne kadar onu tarafsız, ezelden beri var olan bir boşluk olarak düşünmeye yatkın olsak da, ilişkiler içinde ihtiyaçlar dahilinde imal edilir. İçinde yaşanılan coğrafya, şehirler, binalar, evler ve bedenler, hepsi türlü şekillerde ince ince kâr zarar hesapları yapılarak üretilir. Modern insanın serpildiği modern mekân iktidar ilişkileri içinde, asgari boşluk bırakarak dokunmuştur ve her zerresine kadar aklidir. Ayrıca dışarıdan, bilinmeyenden gelecek muhtelif tehlikelere karşı duvarları sağlam örülümüştür, korunaklıdır. Hem sermayeyi hem üretim süreçlerini koruyacak hem de bu süreçlerde ortaya çıkabilecek kayıpları asgari düzeyde tutmaya el verecek bir şekilde kurgulanmıştır. Ancak modern mekan hepsinin ötesinde modern özneyle pek çok açıdan benzerlik gösterir. Tıpkı Kartezyen Özne gibi uzamı içerisi ve dışarısı, burası ve orası diye ayırır, maddeyi tasnif eder; kendi varlığını akıl üzerine bina eder.

Bir kulübede saraydan farklı düşünülür, demişti Marx. Bu vecizede aşikar olan kulübe ve sarayın toplumsal sınıfları imleyen metaforlar olduğudur. Kuşkusuz bu doğru; ama kulübe ve saray başka bir şeye gönderme yapmadan kendi adlarına da konuşabilirler. Vecize şu şekilde de yorumlanabilir: Birbirinden farklı mekânlar yapısal özellikleriyle içlerine doğmuş, içlerinde yaşayan insanlara farklı öznellikler ve düşünme imkânları sunar. Yüzlerce odası olan, duvarları sağlam, taştan örülü bir sarayda yaşayan biri, elbette her an yıkılabilecek derme çatma bir kulübede tıkış tıkış yaşayandan farklı bir yuva anlayışına sahip olacak ve farklı bir kişilik öznellik geliştirecektir. Mekâna müdahale özneye müdahaledir. Mekân kurgusu ile öznenin yapısı arasında mütekabiliyet bulunur. Misal, Batılı bireyin eve dair arketipi ile Sigmund Freud’un tarif ettiği şekliyle id, ego ve süperegodan oluşan ruhsal örgütlenme arasında bir ilişki kurmak işten bile değildir. Kendini en güzel çocukların çizimlerinde gösteren bu ev arketipi, üzeri üçgen bir çatı ile kaplanmış dörtgen bir yapıdır. Bir de bu yapının görünmeyen, yer altında kalan bodrum katı olduğu düşünülürse eşleşmenin tüm öğeleri tamamlanmış olur. Toprak altında kalan karanlık kısım yaşam enerjisinin dile gelmez, karanlıklarda kalan kaynağı olarak ide denk düşerken geometri kullanılarak sıkı sıkıya hesaplanmış çatı toplumsal normları belirleyen super egoya tekabül eder. Bodrum ve çatı, id ve süperego arasında kalan açıklık ise bireyin barındığı egoya karşılık gelir. Eve dair arketip mi önceldir, ruhun yapısı mı, bunu bilmek imkânsız olsa da aradaki ilişki görmezden gelinemez. Batılı bireyin kurgusu, batılı mekân kurgusuyla sıkı ilişki içindedir. Peki bu durumda çadırlarda yaşayan göçebe bir özne nasıl bir yapıya sahip olacaktır? Bu sorunun sormaya değer olduğu kesin; ancak cevabını vermek antropolojik bir çalışmayı gerektirir. Yine de farklı mekânsal kurguların imkânları gündelik hayatta da kendini gösterir. Pekçok modern bireyin, romantik bir tutumla harabeler ve metruk yapılara gösterdiği ilgi bu bağlamda düşünülebilir.

Metruk yapılara, harabelere olan ilgimiz nereden gelir? Sanıyorum ki ağır ağır çürümekte olan bu yapılar iktidarın her şeyi gören gözünden kaçan özgürlük alanları yaratmaya kadirdir. Kolaylıkla karşılaşabileceğimiz bu tarz yapılar sıkı sıkıya hesaplanmış modern hayatın düzenli mekânları arasında bir kör nokta oluşturur ve hayal kurmaya, nefes almaya, aklın tahakkümünden kurtulmaya imkân tanır. Metruk yapıların, harabelerin formlarını aşkın bir yaratıcı değil, maddeye içkin zaman belirler. İnşa edilirken aklın kurallarına uygun olarak örülen duvarlar çürürken dünyayı paylaşan canlı cansız tüm varlıklarla etkileşim içinde form bulur. Tam da bu nedenden ötürü bu mekânlarla hemhal olmak, buralarda zaman geçirmek sıkı denetim altındaki öznelliğimizde yarıklar açar bizi bir anlığına da olsa özgürlüğe kavuşturur. Eski bir endüstriyel yapının kırılmış camlarından giren ışıkta banyo yapıp yıkılmış bir duvarın dibindeki gölgelikte hayal kurabiliriz. Yapıların eksik kısımlarını hayal gücümüzle tamamladığımız gibi kendi benliğimizin de yaralarını hayal gücümüzle iyileştiririz. Metruk yapılar alternatif öznellikler için deneme sürüşleri yapmak için gayet elverişlidir. Duvarları yıkılmış bir bina sınırları geçirgen, ötekine karşı açık bir özne demektir aynı zamanda.

Uzun zamandır taşa çeliğe sen nasıl bir form almak istiyorsun, diyen yok. Ne insanlara nasıl bir evde yaşamak istedikleri soruluyor ne rüzgara suya akıl danışılıyor yapılar inşa edilirken. Bilgisayar programlarının namevcut uzamında, sanal malzemeler eğilip bükülüyor iktidarın arzusuna boyun eğecek yapılar yapılıyor. Her şey imal edildiği gibi mekân da imal ediliyor ama üretim sadece üretimin bekası uğruna yapılıyor. Belki de artık bir şeyler yapmaya, üretmeye ihtiyacımız yoktur. Belki artık yıkarak, zamana ve çürümeye şans tanıyarak, akan nehirle beraber hem aşındırarak hem aşınarak akıp gitmenin zamanı gelmiştir. Şayet bir şeyleri yıkacak gücümüz ve cesaretimiz yoksa bile halihazırda gözden çıkarılmış olan mekânlar, çoktan yıkılmaya başlamış yapılar modern bireyin tahakkümünden, bu karabasandan kurtulmamız için bir aralık olarak görülebilir. Şayet tahakküm mekân üzerine bina ediliyorsa mekânı yıkarak da son da bulabilir.
 


Murat Alat (1983, İstanbul), Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü’nden yüksek lisans derecesini aldı. 2007–2015 arasında İKSV, Arter ve Salt’ta proje yürütücülüğü ve sergi yöneticiliği yaptı. 2015 yılından beri sanat üzerine metinler yazıyor, atölyeler düzenliyor, seminer ve eğitim programları düzenliyor. Halen düzenli olarak Art Unlimited bünyesinde yazılar yazıyor, Bursa Nilüfer Belediyesi görsel sanatlar projelerine danışmanlık yapıyor ve Saint-Joseph Fransız Lisesi ile Poşe işbirliğinde gerçekleşen bir kamusal eğitim ve araştırma programı olan “Açık Seminer” projesini programlıyor. Felsefe ve psikanalizle ilgileniyor. Siyaset, etik ve estetiğin kesişimi üzerine çalışıyor.

Makaleler

  • Ekmel Ertan - Sanat Bir Şehre Ne Yapar?

    “… Glob Era da öyle yapıyor, Fabrika Ayarları ile kentin zaman ve mekanında kentlinin hafızasını ‘geçici kolektif deneyimler’e açıyor. Projenin yürütücüleri bir yandan geçmişe, ‘bizi bugüne taşıyan’ geçmişe dair belleğimizi kurcalarken bir yandan da ‘varmak istediğimiz’ geleceğe dair soruları gündeme sokuveriyor. ‘Şimdi’ geçmişin sonucu, geleceğin nedeni; bir kaza anı değil.”
  • Murat Alat - Akışkan Hayaller

    “Uzun zamandır taşa, çeliğe ‘Sen nasıl bir form almak istiyorsun?’ diyen yok. Ne insanlara nasıl bir evde yaşamak istedikleri soruluyor, ne rüzgara, ne suya akıl danışılıyor yapılar inşa edilirken. Bilgisayar programlarının namevcut uzamında, sanal malzemeler eğilip bükülüyor, iktidarın arzusuna boyun eğecek yapılar yapılıyor. Her şey imal edildiği gibi mekân da imal ediliyor ama üretim sadece üretimin bekası uğruna yapılıyor…”
  • Ezgi Yakın - Bir Gezi Denemesi: Sorular ve Sessiz Misafirler

    “…Mekandan ayrıksı olmak bir yana onunla diyalog halinde çalışan genç kuşak sanatçılar müdahalelerini bütün bu  fiziksel manzaraya uygun şekilde Sümerbank’la ilişkili temsil ve çağrışımlarla önümüze çıkarıyor. Bunu yaparken bulunduğu alanda malzeme olabilecek ne varsa çalışmalarına dahil ediyorlar. Enkazdan kalanla işbirliği içinde ortaya çıkan çalışmalar, kendini yüksek sesle ifşa etmek yerine, hüzne eş bir yakınlaşma ile usulca görünüyorlar.”