Ezgi Yakın - Bir Gezi Denemesi: Sorular ve Sessiz Misafirler

Ağustos ayının bir öğleden sonrasında, sıcaklığın ağırlaştırdığı adımlarla yürüyorum. Geçmişte çok bilindik, şimdiyse girişinin nerede olduğunu kestiremeyeceğimiz kadar terk edilmiş halde, namı kendinden önce gelen Sümerbank Basma Fabrikası’ndayım. Yabani otlar, süsleme ve ihtişamdan uzak olan, zamanının sağlam modernist beton binasından geriye kalanı güçlü biçimde kuşatmış. Duvarsız, tavansız, yer döşemelerinden sökülmüş bir yapı neyi ayakta tutar? Ya da yabani otların örttüğü bu geniş alandaki sessizliğin ardında neler duyulur?

80 sonrası kuşağın daha çok sorularla yakınlaşacağı bir yer burası. Çocukluğundan yakaladığı bir anı ya da motif, belki yaşça büyüklerin laf arasında geçirdiği bir örnek. Veya deneyimin bir parçası olanlardan devralınan artık bir benzerine rastlanamayacak bir modelin tarihsel/teorik bilgisi. Kent belleğinde bugünkü yeri ise arşivlerdeki fotoğraflarına hiç benzemeyen, zamanında toplumsal bir değer, kültürel bir ortam ve üretkenlikle tarif edilen bir kimlikten geriye kalan metruk bir binanın sahipsiz silüeti. Halkapınar’da geniş arazilerdeki eski sanayi kamu yapılarının yıkıntılarını çevreleyen yeni rezidans inşaatları ise artık oradan geçen yolun iki yönündeki engin manzarasını oluşturuyor. Yatay, gri-yeşil yıkıntıya gölgesi düşen dikey, metal parlaklığındaki opak yapılar… Düşünüyorum; iki görüntünün temsil ettiği şeyin çarpık birlikteliğiyle yüz yüzeyim. Unutulan mirasın fiziki kalıntıları ile cazibeli pazarlamasıyla öne çıkan bugünün projesi arasında nasıl bir sürecin parçasıyız? Toplumsal bağlara bir mekandan ve onun gündelik ihtiyaçlara cevap veren üretimlerden (ve üretim ilişkilerinden) bakacak olursak geçmişten bugüne Sümerbank ile kurulan bir aidiyet ilişkisinden söz edilebilir mi?

Sorular soruları doğururken içinde barındırdığı olumsuz hissiyatı görmezden gelmek güç. Budanmamış otların karmaşık peyzajı içinde geçmişinden neredeyse soyulmuş (gerçekten de fabrika kapatılıp kaderine bırakıldığında kelimenin mecazi olmayan anlamıyla soyulmuş; hurda değeri olan ne varsa çalınmış) bu enkazda insanın ne aradığını kestirmesi zorlaşıyor. Terry Eagleton, Hayatın Anlamı adlı kitabında soruların doğrudan cevaplarının olmayabileceğini fakat bu sayede belli bir odak belirleyebileceğimizi savunur: “Soruların, uygun biçimde, kuyruklarına bağlı yanıtlar taşımadığı doğrudur; ama onlar ne tür bir karşılığın en azından bir yanıt olarak sayılabileceğini ima eder ve bize bir çözümün nerede aranması gerektiğini bildiren sınırlı bir yöneltiler dizisi gösterirler.”1 Yanıtların da etraflıca derlenen bilgilerden oluşması olasıdır ama yine de benim girişimim bir otoritenin vereceği yanıtlardan çok, meseleye kendi mesafemden yakınlaşma çabasıdır. Çünkü zamanın ruhundan kaçamayan bir kuşağın parçası olarak samimi ve endişeli bir merakla bakıyorum tarihin ayakta tutmaktan imtina ettiği bu yapıdan geriye kalana.

Peki sorudaki kilit öğeye dönecek olursak, nasıl bir aidiyetten ya da aidiyetsizlikten dem vurduğumu açmak isterim. Sümerbank, Cumhuriyet modernizminin yarattığı sanayi ve kalkınma modeli olarak günümüzden çok farklı bir çizgide faaliyet gösteriyordu. Ülkenin farklı yerlerinde 1930’lardan başlayarak sermaye odaklarının çıkarı yerine üretim ve tüketim ihtiyacını karşılamak için genç Cumhuriyet tarafından kurulan yapı, başta tekstil ürünleri olmak üzere deri, kağıt ve seramik alanında birçok üretim kanalını içinde barındırıyordu. Genç Cumhuriyet’in ilke ve idealleriyle toplumun çoğunluğunun tarımsal üretime dayalı geçmişinden yeni bir işçi sınıfını doğurmak bu sanayi projeler çerçevesinde gerçekleşmekteydi. Büyük bir işgücü sağlayan bu tesisler temel ihtiyaçları herkes için erişilebilir kılıyordu. Nevresim, pijama, okul önlüğü, palto ya da elbise... İşçi, memur ve çiftçinin de aynı ürünleri alabileceği eşitlikçi bir düzlem yaratıyordu Sümerbank. Şu anda ciddi biçimde tahrip olan söz konusu Basma Sanayi Müessesesi ise 1946’da zamanının sanayi bölgesi olacak olan İzmir’in Liman arkası bölgesindeki Halkapınar’da inşa edilmişti. Yerleşkenin bünyesindeki lojman kreş, spor salonu gibi sosyal tesisler de modern Cumhuriyetin kültürel dönüşümünü destekler şekilde faaliyet göstermekteydi.

Bugün çökmüş bu yapının yalnız silüeti aslında pek çok benzerlerinden sadece biri. Ülkenin birçok şehrinde faaliyet gösteren Sümerbank gibi tütün, şeker, demir-çelik, kağıt, cam ve çeşitli üretimlerin sağlandığı fabrikalar 1980’lere kadar yerli hammaddeyle ve bölgesel iş gücüyle çalıştı. 1980’lerde başlayan özelleştirmelerle birlikte devlete bağlı kurumların el değiştirdiği ya da tamamen kapanıp bulunduğu arazilerin başka amaçlarla kullanıldığı bir süreç baş gösterdi. Üretim yapısını neoliberal koşullara uyduramayan bu endüstriyel yapılar zamanla kaderine terk edildi. Bir şekilde üretimi özel şirketlerin domine ettiği, tüketimin de ona göre şekillendiği toplumsal bir değişimin habercisiydi bu gelişmeler. Bir kimliğin değişimini de tarif eden bu gelişmelerde sınıflara bağlı anlatılar kopukluklar içinde günümüze tam isabet bir örnekle; Latife Tekin’in Manves City romanındaki yeni işçi sınıfının ya da yoksulun betimlemesinde kelimelere dökülerek gelir2. Performansa dayalı değerlendirmelere maruz kalan, teknolojinin insan emeğinin yerine geçmesiyle vasıfsızlaşan ya da ‘akıllı makinalara’ uyumlu ve aynı süratte çalışmaya zorlanan yeni işçi. Sabit bir iş yerine sürekli oradan oraya savrulan, sendikalaşamayan, çalıştığı kurumla ve arkadaşlarıyla güvensiz bağlar kuran mavi yakalı işçiler; herkesin birbirine ‘üvey’ olduğu, üvey ilişkilerle büyüyen köksüz bir endüstri beldesi. (Aslında Tekin’in bu kurmacası mavi yakalıyı hayatın içinden detaylarla anlatırken, işçinin beyaz yakalıdan çok da farklı olmayan çalışma koşullarıyla boğuştuğunu gösterir bize.)

Sümerbank’ın molozları arasında dolaşırken bu betimlemenin imadan öte çarpıcı gerçekliğiyle bağ kurmama neden olan şey, yeni değerler sistemi içinde insani emeğin kıymet-i harbiyesinin yokluğu değil sadece. İçinde bulunduğum fiziki mekanın hissettirdiği baskın duygu; yabancı hissettirecek kadar sahipsiz kalmışlık. Iskartaya çıkmış mekan, zaman ve insan. Zygmunt Bauman ekonomik ilerlemenin yarattığı küresel düzende işlevselliği kalmamış, ihtiyaç duyulmayan ya da bilerek devre dışı bırakılmış nüfusa ‘harcanmış’ yani ‘ıskarta’ terimini kullanır. “Iskartaya çıkmak lüzumsuzluğu, gereksizliği, kullanım dışılığı –kullanışlılığın ve vazgeçilmezliğin standartları her neyse onların tersini ima eder. (...) Orada olmanızın bariz bir nedeni, ortalıkta dolanmanızın meşru bir sebebi kalmamıştır.”3 İşte bu sebepledir ki bu metruk binada geriye kalanlar, hırsızların maddi değer biçemediği için bıraktığı geçmişten küçük izlerdir ve evsizler, göçmenler ya da boş alanı mezbaha niyetine kullanan yasa dışı yeni müdavimlerdir.

Yorgun kolonların, kat kat boyası ve alçısından kazınmış palimpsest duvarların arasında sessizliğe kulak kabartacak nezaketli misafirler de var. Mekandan ayrıksı olmak bir yana onunla diyalog halinde çalışan genç kuşak sanatçılar müdahalelerini bütün bu fiziksel manzaraya uygun şekilde Sümerbank’la ilişkili temsil ve çağrışımlarla önümüze çıkarıyor. Bunu yaparken bulunduğu alanda malzeme olabilecek ne varsa çalışmalarına dahil ediyorlar. Enkazdan kalanla işbirliği içinde ortaya çıkan çalışmalar, kendini yüksek sesle ifşa etmek yerine hüzne eş bir yakınlaşma ile usulca görünüyor. Bu çalışmalardan biri mekanın geçmişteki sakinlerinin hayaletleriyle günümüzün yersiz-yurtsuzlarını tuhaf biçimde buluşturuyor. Pencere çalışmasının bu nedenle çağrışımları epey yoğun. Sümerbank emekçi topluluğunun deviniminden geriye kalanı çimentoya gömülü donmuş bir ayakkabı yığınında aramak yanlış olmaz. Yığın, ıskartaya çıkmış geçmişin üretken bedenlerinin ve onun sembolik ifadesinin değerler çerçevesinde kaybına işaret eder. Fakat aynı zamanda bu yığın, günümüzün yüz yüze gelmekten kaçınılan, kenara itilmiş güvencesizlerinin anonim bir portresini de imlemektedir. Eski proletaryanın (ve mücadele tarihinin) sahipsiz mirasından günümüz prekaritesinin güvencesiz ve kırılgan bırakılmışları... Sümerbank’tan geriye fiziki olarak kalan ne varsa ona tutunmuş bu ayakkabılar, bahsettiğim bu çağrışımların gösterdiği meseleler olmaksızın Sümerbank’ın düşünülemez olduğunu vurguluyor.

Peki Sümerbank’ı tarif ederken mekanın dışına taşan ve dolaşımda olan unsurlarıyla ele alırsak şüphesiz başka sorular da kendine yer bulacaktır: Bir işletmeyi anlamlı kılan şey, kapalı duvarların içindeki işin teknik olarak nasıl üretildiği-yürütüldüğü ve ekonomik olarak nasıl ölçüldüğü ile mi ilgilidir? Oradan hayatın içine karışan, tene temas eden, rüzgarı, nemi, karı kışı gören, yaşanmışlığa ortak olan eşyalar/ürünler değil midir ortak anıları inşa eden? Basmaların ve pazenlerin kolay erişilebilen, ucuz ama dayanıklı olduğu zamanlarda herkesin evine giren, ihtiyaçlarını karşılayan bu ürünler Sümerbank’ın dokuma tezgahlarından çıkmaktaydı. İzmir’de de başta Konak’ta olmak üzere çeşitli ilçelerde mağazaları* mevcuttu. Okullar açılırken, bayramda, mevsim geçişlerinde Sümerbank’ın mağazalarında yapılan alışverişlerdeki tekstil ürünleri ülke insanlarının ortalama 60 yıllık bir süreçte dokusu ve motifiyle eşlikçisi sayılırdı.

Sümerbank pijamalarının, eteklerin, takım elbiselerinin, süslü entarilerin ve basma kumaşların geçmiş kuşakların yaşamındaki yeri su götürmez bir gerçek. Bir alışveriş ritüeli haline gelen mağazalarda uyguna alınan evladiyelik ürünler hala annelerin ya da babaannelerin evinde, sandığında numunelik duruyor. Yerel hammadde ile üretilen ve yerel unsurları barındıran kendine has desenleriyle tasarlanan bu kumaşların bütünüyle yerli olması şimdi pek de alışık olmadığımız bir şey. Sümerbank’ın gerisinde kalan çökmüş yapıda duvara iliştirilmiş etnik kilim motifiyle oluşturulan halıfleks elyafları; Motif I-II-III çalışması, günümüz endüstrisinin tüketilip atılan parçalarına yerellik katma gayretinde. Aslında bu geri dönüşüm, zamanda geriye gidilemez bir otantikliğin duygusunu yapay yüzeydeki icrayla pekiştiriyor. Anadolu motiflerini andıran imgelerinin geleneksel iması, kullanıp atılmış fabrikasyon malzemenin suniliğinde doğru yerde, zamanda ve biçimde olmadığının hissini veriyor. Fakat bu durumun aksine bir sonraki karşılaşılan çalışmada çiçekli basma kumaş parçası, bellekteki yaygın imgesiyle mekana özgünlüğünü yeniden kazandırıyor. Bayrak, tuğla duvara dayanmış yıkıntı parçalarından birinin üzerine asılarak anıtvari biçimde yerini alıyor. İronik bir anıt bu; devrildi devrilecek. Sümerbank kumaşının elden ele zamandan zamana atlayıp her an çökebilecek bir beton parçasında tüm renklerinin parlaklığıyla yer bulması tesadüf değil. Arkasındaki duvarda tamamı okunmayan bir yazı var, eski tabela yazımına benzer bir tarzda: “Yerli malı yurdun malı” yazıyor.

Sıcak bir ağustos ayında bu işlevsiz kalan hektarlık arazide yürüyorum. Hava mevsim normallerinin üstünde. Kendime göre belirlediğim karmaşık bu rotada edindiğim deneyim, bana bugünün gerçekliğiyle gördüklerimi sentezleyeceğim son bir dönemece girdiğimi söylüyor. Geçmişteki kendi kendine yetme mottosundan çok uzaktayız şimdi. 2001 yılındaki özelleştirmeyle kapanan İzmir Basma Fabrikası, üzerinden geçen yaklaşık 10 yılın ağırlığıyla yerle bir; kalanlar ise moloz, toprak, deve dikeni, kurumuş dallarıyla hantallaşmış palmiyeler ve alabildiğine çöp. Tepe Dünya çalışması mekanla o kadar kamufle olmuş ki fark etmekle afallamak bir oluyor. Arazinin yer yüzeyini kayda alan bu çalışmada, izler, dokular ve un ufak olmuş ne varsa kumaşın üzerinde yer buluyor. Farklı türde bir bellek çalışması sanki. Sümerbank’ta canlı ve ölü doğanın mikro keşifleri tabaka biçimini alıp katılaşmış haliyle genleşecekmiş gibi bulunduğu yerden tepecik yaparak toprağa uzanıyor. İnsan türünün zamanı tükendiğinde ardında bıraktığı böyle bir manzara mı olacak?

Tüketilenin yerine konamadığı gezegende, endüstrileşmenin küresel sonuçlarından kaçamadığımız günlerin getirisiyle kuruyorum bu cümleleri.

Ardından Albatros karşılıyor beni. Plastik atıkları yiyip ölen deniz canlısının seramik iskeletine alandaki diğer çöplerden oluşturulan bir kurgu eşlik etmiş. Üretimin bugünkü geldiği nokta gereksinimlerin çok ötesinde bir çöp yığınıyla yüz yüze bırakıyor bizi. Sümerbank örneği günümüzün iflah olmaz aşırılıktaki tüketim endüstrisi karşısında ihtiyaca dönük, az ve öz üretimiyle modernist ilerlemenin ilk halkası olarak naif bir yerde duruyor. Günümüze baktığımda yerküreyi bir derece ısıtan (ve iklim krizini yaşatan) bu endüstri çağında ihtiyaca dönük bilinçli üretimin ve tüketimin hayati bir gereklilik olduğu anlaşılıyor. Son durak olarak Samsara çalışması doğanın döngüselliğini hatırlatıyor. Farklı zamanların silsileler halindeki acı tecrübesinden geriye kalana baktıkça Sümerbank’ın yeni bir deneyim ve varoluş biçimi için neler barındırabileceğini ve öğretebileceğini düşünüyorum.

*(Eskiden beri İzmir’de yaşayan insanların buluşma noktası olarak kulağa çalınan bir adres; Eski Sümerbank Önü Konak’ta yaklaşık 20 senedir orada bulunmayan mağazaya rağmen yer tarifi olarak kullanılıyor. Özellikle siyasi eylemlerin adresi olarak anılan bu yer, kendi sınıfsal tarihiyle ilginç bir biçimde bağlantı kurarak geçmişi anmaya vesile oluyor.)

Ezgi Yakın
Eylül 2020- İzmir

 

1 Terry Eagleton, Hayatın Anlamı, çev. Kutlu Tunca, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2015, s. 21.
2 Latife Tekin, Manves City, İstanbul, Can Sanat Yayınları, 2018.
3 Zygmunt Bauman, Iskarta Hayatlar Modernite ve Safraları, Çev. Osman Yener, İstanbul, Can Sanat Yayınları, 2018, s.24.
 


Ezgi Yakın (1988, Ankara), lisans eğitimini 2010 yılında ve yüksek lisans eğitimini 2015 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünde tamamlamıştır. Halen aynı bölümde Sanatta Yeterlik eğitimine devam etmekte ve Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Kişisel sergileri “Juncture” (Tabacka Kulturfabrik, Kosice, 2019); “Tuhaf Zaman” (Simbart Project, İstanbul, 2019) dır. Sanatçının katıldığı karma sergiler arasında “Değişen Perspektif” (Simbart Project, İstanbul, 2020) “İzler” (Galeri Mod, İstanbul, 2019); “Genç Yeni Farklı 9” (Zilberman Galeri, İstanbul 2018); “Atopos Project” (Versus Art Project, İstanbul, 2018); “Camus Buradaydı”(K2 Çağdaş Sanat Merkezi, İzmir, 2017); “Afiyet Olsun” (12 th Survival/ Arttransparent, Wroclow, 2014) ; “Footnotes” (LOTTE, Stuttgart, 2013); “...ufukta hayal gibi belirmiş bütün değişimler...” (Marsistanbul Artist Run Space, İstanbul, 2013) yer almaktadır. 2019 yılında Slovakya’da bulunan Kair Sanatçı Rezidansı programına katılmıştır. Ayrıca İstanbul Art News ve Sanat Dünyamız gibi çeşitli sanat yayınlarında yazıları yer almaktadır. İzmir’de yaşamakta ve çalışmaktadır.


Makaleler

  • Ekmel Ertan - Sanat Bir Şehre Ne Yapar?

    “… Glob Era da öyle yapıyor, Fabrika Ayarları ile kentin zaman ve mekanında kentlinin hafızasını ‘geçici kolektif deneyimler’e açıyor. Projenin yürütücüleri bir yandan geçmişe, ‘bizi bugüne taşıyan’ geçmişe dair belleğimizi kurcalarken bir yandan da ‘varmak istediğimiz’ geleceğe dair soruları gündeme sokuveriyor. ‘Şimdi’ geçmişin sonucu, geleceğin nedeni; bir kaza anı değil.”
  • Murat Alat - Akışkan Hayaller

    “Uzun zamandır taşa, çeliğe ‘Sen nasıl bir form almak istiyorsun?’ diyen yok. Ne insanlara nasıl bir evde yaşamak istedikleri soruluyor, ne rüzgara, ne suya akıl danışılıyor yapılar inşa edilirken. Bilgisayar programlarının namevcut uzamında, sanal malzemeler eğilip bükülüyor, iktidarın arzusuna boyun eğecek yapılar yapılıyor. Her şey imal edildiği gibi mekân da imal ediliyor ama üretim sadece üretimin bekası uğruna yapılıyor…”
  • Ezgi Yakın - Bir Gezi Denemesi: Sorular ve Sessiz Misafirler

    “…Mekandan ayrıksı olmak bir yana onunla diyalog halinde çalışan genç kuşak sanatçılar müdahalelerini bütün bu  fiziksel manzaraya uygun şekilde Sümerbank’la ilişkili temsil ve çağrışımlarla önümüze çıkarıyor. Bunu yaparken bulunduğu alanda malzeme olabilecek ne varsa çalışmalarına dahil ediyorlar. Enkazdan kalanla işbirliği içinde ortaya çıkan çalışmalar, kendini yüksek sesle ifşa etmek yerine, hüzne eş bir yakınlaşma ile usulca görünüyorlar.”