Ekmel Ertan - Sanat Bir Şehre Ne Yapar?

Benim hayatımda (da) Sümerbank’ın önemli bir yeri var. Bu bir olay ya da bir anıdan çok, bölük pörçük anımsamaları birleştiren bir algıdan oluşuyor aslında. Çocukken Sümerbank’ı sevdiğimi hatırlıyorum, sonrasında da sevdim. Üst-orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak giyindiğim mağaza değildi Sümerbank. Ben yazları gider ya da götürülürdüm Sümerbank’a; Kuşadası’nın merkezinde, Öküz Mehmet Paşa Kervasarayı’nın karşısındaki köşede, çok güzel bir mağazaydı. Bir yaz geldiğimizde yoktu. Orta sınıfın bekasını sağlayan sağlam ve güvenilir malları satan, sınıfsallığının yanı sıra yerelliği de temsil eden bir mağazaydı. Ya da bana öyle gelirdi. 70’lerde hala devam eden cumhuriyet ruhuna, vatandaşı için çalışan devlete, alçak gönüllü ve yetinmeyi bilen bir topluma, bir yandan da Anadoluluğu, köylülüğü yüceltirken, modernleşmeye, refah devletine, kalkınmaya ve emeğe vurgu yapan -ve hepsini aynı anda yapabilen- belki de tek semboldü. Neoliberalizm henüz hayatlarımızı yarmamıştı, ki belki de Kuşadası’ndaki Sümerbank’ın kapatılması bu yarılmanın ilk göstergelerinden biri olacaktı.

Üst-orta sınıf bir ailenin çocuğu dedim kendim için, o zamanlar sanırım öyleydik. O zamanlar sınıflı bir toplumduk, sonraları karıştık. Şimdi alt orta sınıf bir bireyim; hala alt, orta, üst varsa, hala sınıf varsa. Artık pek anılmayan bir kavram sınıf. Öyle bir karıştık ki hepimiz sınıflarımızı unuttuk. Depremde bahçeye fırlamış ilkokul çocukları gibiyiz diyecektim ki bu da doğru değil. Zira bahçelerimiz farklı; karışırken de “kendi aramızda” karışıyoruz. Sınıf kaybettik ama üzülmedik zira zenginleştik, her türden kimliğimiz oldu, çoğaldık, çeşitlendik. Sümerbank kapanınca sınıf kalmadı. Sınıf olmasa da olurdu. Şimdi hepimiz olduğumuz değil, olmak istediğimiz sınıftayız. Eskiden ayakkabımızın Sümerbank oluşundan belliydi halimiz. Ayakkabı yıllara dayanırdı, biz kendimizi bilirdik. Şimdi aldığımız ayakkabı üç ay dayanıyor; ruh halimiz -zira artık halimiz yok ‘ruh halimiz’ var- ayakkabının cilasını kaybetmesiyle bozuluveriyor, yeni bir ayakkabıyla düzelinceye kadar. Artık yok o sağlam pabuçlar!

Sümerbank ortanın altı ve üstü için de bir buluşma yeriydi. “Yerli Malı” söyleminin hala en azından yalan olmadığı dönemde kullanıcısından üreticisine hatta tasarımcısına bir heyecandı, bir kimlik ve bir marka yaratmayı sanırım başarmıştı Sümerbank.

İzmir’deki Sümerbank Basma Fabrikasıyla bu sene, 2020’de, Covid-19 kapanmaları sırasında tanıştım. Dışarı çıkabildiğimiz saat aralıklarından birinde Fabrika Ayarları’na bakmaya gittim.

1946’da açılan Basma Fabrikası 2001’de kapandığında belki de emeğin son kalelerinden biriydi kaybedilen. “Fabrikalarının kapatılmasına karşı 97 gündür ‘işyerini terk etmeme’ eylemi yaparak direnen İzmir'deki Sümerbank Basma Sanayi işçileri bölündü. İşçiler burada çalışan 625 işçiden, 351'inin başka fabrikalara nakledilerek bölünmelerinden Teksif Sendikası ile Türk - İş'i sorumlu tuttular.“i Bugün, yirmi yıl sonra bakınca pek eski bir hikaye gibi duruyor; nesilden nesile aktarılarak gelen, “bir zamanlar…” diye başlayan hikayelerden. Oysa yirmi yıldan söz ediyoruz; o yıllarda on yaşında olan çocuklar şimdi otuzlarında, hayatlarının en verimli, en yoğun dönemlerindeler.

Yanı başımızda süregiden emeğin direnişi o zamanlar hala görünebiliyordu. Internet 96’da Türkiye’ye geldi, yaygınlaşması 2000’leri buldu. Sonra dünyamız genişledi, derdimiz çoğaldı; yanı başımızdakini göremez olduk. Bianet’in 2001 tarihli haberi, “Fabrikada çalışmaya 12 yaşında ‘ayakçılıkla’ başladığını söyleyen Atıcı, ‘Ütücülükten dokumacılığa her türlü işi yaptım. Bu fabrika devletin olduğu kadar bizim de... Bizi dikkate almadan fabrikamızın kapatılması zorbalıktır.’ dedi.“ii diyor. Öyle ya, devlet kimin ki? Hele hele Sümerbank gibi kurucu girişimlerden biriyse söz konusu olan.

Aynı kaynağa göre, işçiler Fuar Açık Hava Tiyatrosu'nda bir dayanışma gecesi düzenliyor. “Öte yandan yaklaşık 300 kişinin katıldığı gecede çeşitli bölgelerden gelen bir çok sanatçı, şair ve yazar da işçilere destek verdi.” diye devam ediyor haber.

Basma Fabrikasında şimdilerde sadece bitkilerin sardığı çürümüş ve çıplak beton binalar ve duvarlar var. Muhtemel para eden her şey sökülüp alınmış; ne bir tahta parçası ne bir metal, geriye binaların çok girilmemiş alanlarında hala duran giysi artıklarından başka bir şey kalmamış. Bir de ağır bir sessizlik ve belli belirsiz bir hüzün var. Ben gittiğimde ‘ayar’ yapmakta olan bir grup insan da vardı.

***

Fabrika Ayarları bize ne söylüyor? Bireyselleşerek buharlaşmakta olduğumuz neoliberalizmin çıkmazında hayata tutunmaya çalışan hepimiz gibi, sanatçılar da birlikte üreterek direnmeye çalışıyor. Fabrika Ayarları için Eski Sümerbank binasının seçilmesi elbet bir tesadüf değil. Bir grup bağımsız girişim ve sanatçı sanat adına başka hassasiyetlerin peşindeler. Sümerbank Basma Fabrikasının projenin merkezine konumlandırılması tam da o başka hassasiyetlerin hem doğal hem de bir o kadar bilinçli seçimi. Bugün İzmir’de “Bu fabrika devletin olduğu kadar bizim de” diyen Atıcı’nın 12 yaşında çalışmaya başladığı ve 20 yıldır metruk bir halde duran Sümerbank Basma Fabrikasının sanat icra etmek için seçilmesi bize ne söylüyor -ya da ne söyleyebilir?

Sanat bir şehre ne yapar? İzmir’in de içinde olduğu Türkiye’nin -ne yazık ki- sadece birkaç şehri bir süredir bu soruyu deneyimliyor. Sanat şehirleri ve şehirlileri küçük ayarlarla değiştiriyor. Sanat şehrin ayarını bozuyor.

Glob.era “geçici kolektif deneyimler” yaratmak için yola çıkan bir kültür-sanat girişimi. Bağımsız bir inisiyatif; kültür ve sanatın daha iyi bir hayatın anahtarı olduğunu düşünen, yeni deneyimlerle hayatı dönüştürmek için çalışan bir grup insan. Bağımsız sanat inisiyatifleri Türkiye’de her dönemde kültür-sanat alanının temel dinamikleri oldular. Bir dönem devletin kollaması ve kontrolü altındaki sanat ortamı özel teşebbüse devredildiğinde pek de bir şey değişmedi; daha özgürmüş görüntüsü altında dünya gündemini daha az bir gecikmeyle takip eden, ulusal kapsayıcılıktan bireysel ve sınıfsal izleyici tercihlerine yönelen ana akım aynı atıllığını sadece “güncelleşerek” sürdürdü. Devlet, sanatın demokratik bir birlikte yaşamın temel unsurlarından biri olduğu inancından pek çabuk vazgeçmişti; belki yanlış modellerin peşindeydi, ihraç ettikleriyle işi kotaramayınca astarı yüzünden pahalıya gelmeye başladı. Aslında kurucu döneminde iyi işler yapılmıştı; sanat alanındaki girişimlerin bir ucu köy enstitülerine vardığında başka bir korku daha hakim oldu. Dinamik ve örgün bir sanat ortamının ancak o toplumun sivil kurumları ve bireyleri ile işbirliği içinde oluşturabileceği fikrine hiç sahip olmamıştı zaten. Var olan kurumları da ‘yok ederek’ çekilmeye başladı alandan. Neoliberalizmin zorlaştırdığı koşullarda devlet, sanatçı için bir destek olamayacağını gösterdi. Neoliberalizmin ne öyle bir hedefi ne de sorumluluğu vardı. Güvencesizliği normalleştirerek sanat alanında başka türlü bir kontrol yaratmakta devletle özel teşebbüs arasında doğal ve kendiliğinden bir işbirliği oluştu. Taraflar memnundu. Memnuniyetsiz olanlar taraf değildi. İşte o memnuniyetsiz olanlar hep yaptıkları gibi kendi inisiyatiflerini yaratarak toplumu “zorla” demokratikleştirmeye devam ettiler. Türkiye’de bağımsız sanat girişimleri tam da bu yüzden çok önemlidir; onlar demokrasi içinde yaşam alanı bulmadılar, kendilerine yaşam alanları yaratarak toplumu demokratikleştirdiler.

Glob.era da öyle yapıyor, Fabrika Ayarları ile kentin zaman ve mekanında kentlinin hafızasını “geçici kolektif deneyimler”e açıyor. Projenin yürütücüleri bir yandan geçmişe, “bizi bugüne taşıyan” geçmişe dair belleğimizi kurcalarken bir yandan da “varmak istediğimiz” geleceğe dair soruları gündeme sokuveriyor. “Şimdi” geçmişin sonucu, geleceğin nedeni; bir kaza anı değil.

Sanatçılar da proje yürütücüleri gibi tam da bu kavrayışla “şimdi”den yapılan yorumlarla geçmişe ve geleceğe dair sorular soruyorlar. Sanatçının sorusu bir uyarıdır, bilmediklerimize ya da bilip bilmezden geldiklerimize dair.

Sümerbank Basma Fabrikasındaki işler mekana özgü yerleştirmeler ve mekana müdahalelerden oluşuyor. İşlerin bir kısmı fabrikanın kapanıp binaların terk edilmesinden sonraki dönüşümü, tahribatı ve doğanın yeniden ele geçirmesini ele alıyor; Sümerbank’ın uzun hikayesinden kalan izleri bulmaya çalışıyor. Sanatçılar mekanda buldukları malzemeleri kullanıyor, işliyor ve mekana yerleştiriyorlar. Projenin iki ilginç yanı var. Birincisi geçiciliği öteki ise belki tam da şu anın, Covid-19 günlerinin, özgün koşullarıyla güçlenen zamanda yaptırdığı yolculuk hissi/etkisi.

Mekanda geçen süreç on gün gibi kısa bir zamanda tamamlanıyor ve eski Sümerbank Basma Fabrikasında kimse tarafından ziyaret edilemeyen bir sergi açılıyor*. Geçici kolektif deneyim tanımı çok yerinde. Sanatçılar, projeyi yürütenler, belgeleyenler, projeye dahil olanlar ve birkaç eş dost kolektif bir “eyleme” sürecini paylaşıyor. İşler tasarlanıyor, üretiliyor, kuruluyor; zamana ve mekana teslim edilip çıkılıyor. Geçici müdahale tamamlanıyor. Kentin hafızasına ince bir çizik atılıyor.

Basma Fabrikasına giderken bir süredir yarı hapis olduğum evimden çıkıp, boş sokaklardan geçip, kentin çoktan terkedilmiş, ve artık “normal” kentliden gizlenmiş, tekinsiz bir köşesinde yıkık bir kapıdan geçince başka bir zamana düştüğüm hissine kapıldım. Sanatçıların bugün ile Basma Fabrikasının üretime devam ettiği “yaşayan” o günleri arasında gidip gelişini izledim. Her gidiş gelişte taşınan küçük bir sözcük, bir duygu, bir an, başkasına ait bir anı, bir kemer tokası, yırtık bir ayakkabı, belki bir el izi, bir çizgi, bir renk, belki havada asılı kalmış bir koku. Özelle kamusal arasına sıkışmış bir mekandan, geçmişle bugün arasına sıkışmış bir zamandan.

***

Bugünlerde de zamanda ve mekanda bir aralığa sıkışmış durumdayız. Kamusal alanı unuttuk ya da tersine, belki yeniden fark ettik; sanırım fiziksel olarak özgürleşince bu farkındalık daha da büyüyecek. Kamusal alan daraldıkça sanat için yeni alanlar aramaya başladık. Dijital ve sanat ilişkisi bağlamında Fabrika Ayarları iki soruyu, düşünceyi yeniden gündeme getiriyor. Birincisi dijital teknolojilerin sanat üretme ve tüketme*1 biçimlerini nasıl değiştirdiği, bağlantılı ikinci soru ise sanat eserinin ne’liği: Hangisi sanat eseri, kurulup mekana ve zamana bırakılan fiziksel yerleştirmeler mi yoksa şimdiden birçok bilgisayarın diskinde klonlanmış olan dijital dosyadaki bilgi mi? İlkini ele alırsak aslında bu belki dijitalin sanatı dönüştürmesine dair en basit örnek, zira burada dijital aslında sadece belgeleme ve ardından sergileme aracı olarak kullanılıyor. Dijital bu işlerin medyumu değil, bunu söylerken ikinci soru/düşünceyi ihmal ediyorum. Bu artık sıradanlaşan, her an elimizin altında olan kayıt teknolojileri ile sınırlı olduğu için en doğrudan ve basit etkisi. Dijital, kayıt ve sergileme aracı olmanın ötesine geçip “işin” kavramsal ve varoluşsal bir parçası, yani medyumu olduğunda dijital teknolojilerin sanat alanındaki etkisi başka bir düzleme taşınıyor. Dijital, Fabrika Ayarları’ndaki işlerin doğal medyumu değil, ama tüm projenin kurgusu içerisinde “medyum” haline geliyor. Covid-19 sürecinin etkisiyle, yeniden kurgulanarak işlerin gösterimi -dolayısı ile sanat izleyicisine ulaşması- dijital ortama taşınırken proje bir dönüşüm geçiriyor. İşler en başından mekânsal ve fakat dijital ortamda sergilenmek üzere kurgulanıyor. Bu anlamda fizikseli dijitalden, tekil işleri projeden -bir proje olarak Fabrika Ayarları’ndan- ayırmak anlamsız bir çabaya dönüşüyor. Proje sahibi ve yürütücüleri başından başlayarak küratöryal bir bütünlük içerisinde, dijital ortamda kalıcılaşacak “geçici” bir kolektif deneyim yaratıyorlar.

Dijital teknoloji böylelikle normal koşullarda erişim olmayan, kentin yakın tarihinde yeri olan önemli bir mekanı sanatın ve sanatçının kullanımına ve izleyicinin -dolaylı- erişimine açıyor. Bunun uç örneği Stelarc’ın 1993 işi “Stomach Sculpture”dır. Beşinci Avusturalya Heykel Trienali için ürettiği bu işte, Stelarc yaptığı metal heykeli yutar. Heykel Stelarc’ın midesinde açılır ve sergilenme için tasarlanan formu alır. Bu süreçte Stelarc’ın heykelle birlikte yuttuğu kamera heykelin Stelarc’ın sergi mekanına dönüşen midesindeki görüntüsünü monitörlerle izleyicilere aktarır. Bu örnek kült sanatçının sanata ve teknolojiye dair ontolojik sorularını ortaya attığı işlerinden biridir. Burada Basma Fabrikası midenin, internet monitörlerin yerini alıyor. Aynı minvalde Fabrika Ayarları toplumsal ve tarihsel referansları ile pek çok açılımı olan başka sorular koyuyor ortaya.

Sümerbank Basma Fabrikası ile sanatçıların ilişkilenmesi muhtemel ki öncelikle tekstil tasarımı ile oldu; fabrikada çalışan, gelip giden tasarımcılar, sanatçılar vardı. Sonra 2001’de işçi eylemine destek için gelen sanatçılar oldu. 20 yıl sonra sanatçılar yeniden suç mahaline döndüler. Suç onların değil. Ama onlar yeni suçlar işlemek için ordaydılar.

Ekmel Ertan
Aralık 2020

i https://m.bianet.org/biamag/emek/4086-isciler-teksif-bizi-satti erişim 27.11.2020
ii Age

*1: Tüketim→değişim
Sanat tüketilen bir şey midir? Burada tüketim sözcüğü “Tüketim Toplumu” kalıbındaki ile aynı sözcükse, pek tercih edeceğimiz bir kulanım kalıbı değil “sanat tüketimi”. Müziği tüketmiyoruz, yazını da, resmi de tüketmiyoruz; dinliyoruz, okuyoruz, izliyoruz. Tüketim sözcüğü ancak ekonomik terminoloji içerisinde sanat eseri ile yan yana anlamlı olabilir gibi. Dolayısı ile sanat tüketiminden söz edince sadece alınıp satılabilen nesneleşmiş sanat ürününden, yani bir maldan söz ediyor oluyoruz. Oysa esasen burada kastettiğim sanatın bu anlamda tüketimi değil; bir müzede ya da başka form ve durumlarda sanat eserine sahip olmadan, kiralama veya satın alma gibi ticari bir ilişkiye girmeden aramızda olan şey tüketimden başka bir terim gerektiriyor. Buna değişim diyorum. Dolayısı ile yaratım ve değişim sanat eseri için üretim ve tüketim karşılığı olarak kullanılabilecek terimlerdir.


Ekmel Ertan, küratör, sanat yöneticisi, sanatçı ve eğitimci olarak çalışır. Sanat ve teknoloji alanında araştırma, sanatsal üretim ve sergileme yapan, İstanbul’da kurulu amberPlatform /BİS Beden İşlemsel Sanatlar Derneğinin kurucu üyesi ve sanat yöneticisidir. 2007-2015 yılları arasında “amber Sanat ve Teknoloji Festivalinin” yöneticiliğini yapmıştır. Bağımsız küratör olarak Türkiye ve yurtdışında sanat ve teknoloji kesişiminde sergi ve etkinlikler düzenlemektedir. Ertan Amerika, Avrupa Ülkeleri ve Türkiye’de kendi sanatsal üretimini sergilemiştir. Ertan 2007’den bu yana sanat ve teknoloji bağlantılı birçok Avrupa Topluluğu destekli uluslararası projenin yerel koordinatörlüğü veya yöneticiliğini yapmaktadır.

İstanbul Teknik Üniversitesinden Elektronik ve Haberleşme mühendisi olarak mezun oldu, Yıldız Teknik Üniversitesinden Etkileşimli Medya Tasarımı master derecesini aldı. Turkiye, Almanya ve Belçika'da tasarım mühendisi olarak çalıştı. İstanbul’a 1997-2005 arasında kendi multimedya tasarım şirketini yürüttü. 1999 'dan bu yana Bilgi Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi tasarım bölümleri ve İstanbul Teknik Üniversitesi TBT programında tasarım ve medya sanatı dersleri verdi. Halen İzmir Ekonomi Üniversitesinde ders veriyor; İzmir, İstanbul ve Berlin’de çalışıyor.


Makaleler

  • Ekmel Ertan - Sanat Bir Şehre Ne Yapar?

    “… Glob Era da öyle yapıyor, Fabrika Ayarları ile kentin zaman ve mekanında kentlinin hafızasını ‘geçici kolektif deneyimler’e açıyor. Projenin yürütücüleri bir yandan geçmişe, ‘bizi bugüne taşıyan’ geçmişe dair belleğimizi kurcalarken bir yandan da ‘varmak istediğimiz’ geleceğe dair soruları gündeme sokuveriyor. ‘Şimdi’ geçmişin sonucu, geleceğin nedeni; bir kaza anı değil.”
  • Murat Alat - Akışkan Hayaller

    “Uzun zamandır taşa, çeliğe ‘Sen nasıl bir form almak istiyorsun?’ diyen yok. Ne insanlara nasıl bir evde yaşamak istedikleri soruluyor, ne rüzgara, ne suya akıl danışılıyor yapılar inşa edilirken. Bilgisayar programlarının namevcut uzamında, sanal malzemeler eğilip bükülüyor, iktidarın arzusuna boyun eğecek yapılar yapılıyor. Her şey imal edildiği gibi mekân da imal ediliyor ama üretim sadece üretimin bekası uğruna yapılıyor…”
  • Ezgi Yakın - Bir Gezi Denemesi: Sorular ve Sessiz Misafirler

    “…Mekandan ayrıksı olmak bir yana onunla diyalog halinde çalışan genç kuşak sanatçılar müdahalelerini bütün bu  fiziksel manzaraya uygun şekilde Sümerbank’la ilişkili temsil ve çağrışımlarla önümüze çıkarıyor. Bunu yaparken bulunduğu alanda malzeme olabilecek ne varsa çalışmalarına dahil ediyorlar. Enkazdan kalanla işbirliği içinde ortaya çıkan çalışmalar, kendini yüksek sesle ifşa etmek yerine, hüzne eş bir yakınlaşma ile usulca görünüyorlar.”